Sevgili Karenin,
Bu akşam içimde ki huzursuzluk beni daha fazla tedirgin ediyor. Güneş batmak üzere, çocukluğumdan bu yana aşina ve tutkun olduğum kırlangıç sesleri yok bugün. Güz ile birlikte gökyüzü de yapraklarını dökmeye başladı anlaşılan. Her şey sırayla soğuyor, hava, su, bakışlar, gülüşler, duygular. Bu öyle bir mevsim ki Karenin, göç eden yalnızca kuşlar olmuyor...
Göndermiş olduğun mektup yeni geçti elime. Pencere kenarında batan güneşe karşı oturdum mektubunu okudum. Her zaman sarının tonlarıyla bezeli bir çiçek bahçesine benzettiğim bulutlar ve ufuk, şimdi kızıl rengiyle kanayan bir yara gibi görünüyor...
"Dün geceydi... Her şeyin üstünü örtmek yerine tüm çıplaklığıyla gözler önüne seren ve üstüme yürüyen bir geceydi. Dostmuş gibi sokuldu önce, bende inanıp sığındım gecenin kanatlarına. Sonra gerçek yüzünü gördüm. Çirkin ve canımı acıtan yüzünü. "Uzaklaş artık. Seni ve sana ait hiçbir şeyi istemiyor. Bunu anlamak çok mu zor... Gitmenin zamanı geldi." diyordu.
Ben yalnızdım. Kar'ın üstüme yürüdüğü aydınlık kış sabahları vardı bildiğim. Nereden geldiğini anlamadığım gözyaşları, senden kalma bir hüzün. Hayalimde kalan yalnızca bir resim, bir gülüş… Ya da bir kaç şiir. Hayatındaki her şeyin sır gibi saklandığı bir odadayım, tüm sandıkların, tüm dolapların kilitli. Ve öyle yabancı bu oda bana. Ne zaman bir anahtar alıp elime açmayı denesem, kapının dışına itiliyorum. Hani bu dünyadaki yerini anlamaya çalışırken minicik kalır ya insan, buda öyle. Birbirinin elindeki oyuncağı çalmaya çalışan iki çocuk değiliz ki biz. Sadece birbirimize oynadığımız oyunları anlatıyoruz gülümseyerek. Anlattıkça büyüyoruz birbirimizde.
Kaçıp kaçıp yine sana dönüyorum. Kimsin sen, nasılda hayatımın tamda ortasına tutundun bilemiyorum. Tuhaf, seni oradan atmak için hiç çaba göstermiyorum, istesem de kesip atamayacağımı bildiğimden sanırım. Orda öylece durup canımı yakıyorsun. Bir suçluluk duygusu, bir belirsizlik, kendini anlayamama çöktü bana. İtiraf etmek istemiyorum kendime ama düşüyorum… Aşağı çekildiğimi hissediyorum sana geldikçe. Senin kadar razı mıyım gelecek olana bilmiyorum. Kanım çekiliyor düşündükçe. Belki kızacaksın yine, sana göre abartıyorum belki kim bilir… Kimseye anlatamadığım gibi sende anlamayacaksın sanki. Olsun. Yalnızlık benim kardeşim gibi bu hayatta. Ama karar verdim hesabını veremeyeceğim şeyleri yok etme zamanım benim. Ben bu düşüşe hazır değilim. Seninkiler gibi kilitler yaptırdım kendime. Gece sefaları gibi kapanıyor içim sana. Sırlar yok artık, hüznüm kendini gömdü çoktan. Bir tek üç noktalar kaldı elimizde, bir türlü vazgeçemediğim. Yarım kalan yazıların gibi bende bıraktıklarının yerine koyarsın belki"
İnan Geceler insana hiç bir şey söylemez. O insanın içine yolculuk yapabileceği en tekin yoldur. Arkası ve önü sır'la kaplı bir aynadır o. Geceye baktığında orada, perdelerini kaldırmış ruhunu görürsün.
Zamanını tam olarak kestiremediğim bir dönemden bu yana karanlıklar içindeyim Karenin. Git gide koyulaşan bir karanlık. Bu öyle bir karanlık ki dışarıdan bir ışığın müdahil olması olanaksız. Belki bu umuttu bir araya getiren ikimizi. Ne kadarda çok benziyordu birbirine bakışlarımız ve sakinliğimiz. Birbirimize en yakın olduğumuz anlardı belki o üç noktalar. Asilliğin ise o kadar eziyordu ki beni, çoğu zaman sana layık olmadığımı düşünürdüm. Gözlerini ilk gördüğümde, ruhuma Kırlangıç sürüleri doluşmuş, kanatlarından sızan ışık hüzmeleri yüreğimin en kuytu köşelerini bile aydınlatmıştı. Hiç yabancı değildi bana bakışlarındaki o ifade, yabani ve yaralı, isyankar ve özgür, olabildiğince içten ve derin...
Bir sandığa koyup, kilitleyeceğim değerli bir şeyim veya gizlenmesi gereken bir sırrım yok. Öyle kanlı bir savaş var ki içimde her sabah uyanıp aynaya baktığımda yabancı ve yaralı bir yüzle karşılaşıyorum. Kırmızı ve kirli gözleriyle şaşkın bir tavırla süzüyor beni. Yine her zaman yaptığım gibi, talihsiz ve pişmalıklarla dolu geçmişimi, kederli sevdalarımı, dizleri yaralarla dolu çocukluğumu, hayatla ve düzenle olan kavgamı, bir sonraki istasyonda karşılamak üzere hız trenine bindirip uğurluyor, günlük koşuşturmanın o deli saçması ve mekanik dünyasına dalıyorum.
İki dünya arasına sıkışıp kalmış gibiyim. Nereye aidim bilemiyorum. Uç noktaları yaşıyorum. Bir yanda insana hiç bitmeyecek hissi veren, güler yüzü, neşesi, zevkleriyle geçmişi ve geleceği unutturup anı yaşatan bir dünya. Diğer yanda ise her şeyin bir sonu olduğunu, insanı, iki yüzlü ilişkileri, adaletsizlikleri, düzeni, kayıp geçmişimi, hatta kendimi bile sorgulatan ve bana içime doğru yolculuklar yaptıran dünya.
Uzak iki uç noktada kan ter içinde gidip gidip geliyorum. Evet sen ve sana ait her şeyle ilgiliyim. Ama karenin, kendi yerini bile bulamamış ben, seni hangi dünya'mın içine alabilirim. İki dünya arasında, o uzun mesafede can hıraş gidip gidip gelmelerden öyle yoruluyorum ki, bazen bir an her şeyden vazgeçmek geçiyor içimden. Sonrası... Sonrası hep aynı. Kafesime dönüyor, kapısını kapatıyor ve isteri nöbetlerimin geçmesini bekliyorum.
Sen, ne o anlık zevklerin, mutlulukların içerisinde yer alabilirdin, ne de içimde şiddetlenerek devam eden o savaşın içerisinde olabilirdin. Kızma bana, "acaba olurmu" lar la sınanamayacak kadar değerliydin benim için...
Engin Kahraman
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder