Uzakta belli belirsiz şehrin silueti görünüyor. Rahatsız ve homurdayan bir hayvan gibi şehir. Güneş ufuk çizgisinden yeni kurtarmış kendini. Bir yaşamın içinde var olduğum bilincine vardığımdan bu yana hep böyle huzurlu geceler geçiriyorum. Belirli bir ritimle yayılan, kulağı rahatsız etmeyen böcek sesleri, yıldızların ve sessizliğin içimde bestelediği müzik…
Çok erken uyandım, veya uyandırıldım diyeyim. Sabahı öyle sevinçle karşılıyor ki burada kuşlar, şarkılarına uyanıp kulak vermemek mümkün değil. Henüz kuşlar dallarıma ve gövdeme bir yuva kuracak değerde bulmuyorlar beni sanırım. Yerim geniş ve yıllar sonra heybetli bir ağaç olacağım. Henüz sert rüzgarlara boyun eğecek kadar gencim. Yakınlarımda birkaç tane kuş yuvası var. Gün boyu onların yaşamlarını ve ilişkilerini izlemek ilginçlik katıyor durağan hayatıma. Baharın ilk ayları ve birbirlerine kur yapma peşindeler. Genelde bayanlar yüz vermiyor erkeklere, merakla izliyorum kim kimi ayartacak diye.
İsmini bilmediğim bir çalıkuşu var onu çok sevdim, ara sıra çalılardan aniden fırlayıp dallarıma konuyor. Kanat uçları sarıya yakın yeşil ve siyah, karnı açık kahverengi ve sırtı kirli yeşil. Başında kırmızıya yakın turuncu renkte bir tutam tüyü var. Gözleri simsiyah ve çevresi beyaz. İnce uzun gagası var. Sinek ve böcekleri yakalarken o kadar hızlı uçuyor ve yön değiştiriyor ki takip etmek zor oluyor. Dallarıma her konuşunda merhaba diyorum ama beni duymuyor, diğer ağaçlar gibi…
İleride büyük vadiye bakan yamaçta büyük ve yaşlı ağaçlar var. Kiminin gövdesi ve dalları kısmen kurumuş, kimi ise tamamen kurumuş ve ölmüş. Onlara baktıkça benimde sonumun olarınki gibi olacağını düşünüp hüzünleniyorum. Ben o kadar yaşlanmak istemiyorum sanırım. En güzel ve verimli çağımda iyi bir amaç için kesebilirler beni. Bir romanın sayfaları olmak isterdim mesela.
Geçen sonbahar sırtlarında çantalarla insanlar gelmiş önümdeki açıklıkta bir iki saat oyalanmışlardı. İçlerinden siyah ve uzun saçlı bir genç kız, yanımdaki ağacın gövdesine yaslanıp kitap okumaya başlamıştı. Dal ucuyla izledim.
‘Budala’… Kitabın ilk sayfasında bu yazıyordu. Saralı bir adamın yaşamı vardı kitapta. Prens Mışkin. İç dünyasına gömülü bir adam. O kadar iyi ve saf biriymiş ki bu yüzden budala demişler sanırım. Kitapta iki kadın var; Aglea ve Nastasya. Aglea’nın Prens Mişkin’i sevdiğini anladım ama Nastasya seviyor muydu bilmiyorum. Toparlanıp gittiler bir süre sonra. Dal ucuyla okuduğum kadarıyla anladığım, insanlar için sevdikleri çok değerli ve onları kaybetmeye tahammül edemiyorlar. Prens Mişkin gibi. İnsan olsaydım Mişkin’e benzerdim diye düşündüm…
Çok erken uyandım, veya uyandırıldım diyeyim. Sabahı öyle sevinçle karşılıyor ki burada kuşlar, şarkılarına uyanıp kulak vermemek mümkün değil. Henüz kuşlar dallarıma ve gövdeme bir yuva kuracak değerde bulmuyorlar beni sanırım. Yerim geniş ve yıllar sonra heybetli bir ağaç olacağım. Henüz sert rüzgarlara boyun eğecek kadar gencim. Yakınlarımda birkaç tane kuş yuvası var. Gün boyu onların yaşamlarını ve ilişkilerini izlemek ilginçlik katıyor durağan hayatıma. Baharın ilk ayları ve birbirlerine kur yapma peşindeler. Genelde bayanlar yüz vermiyor erkeklere, merakla izliyorum kim kimi ayartacak diye.
İsmini bilmediğim bir çalıkuşu var onu çok sevdim, ara sıra çalılardan aniden fırlayıp dallarıma konuyor. Kanat uçları sarıya yakın yeşil ve siyah, karnı açık kahverengi ve sırtı kirli yeşil. Başında kırmızıya yakın turuncu renkte bir tutam tüyü var. Gözleri simsiyah ve çevresi beyaz. İnce uzun gagası var. Sinek ve böcekleri yakalarken o kadar hızlı uçuyor ve yön değiştiriyor ki takip etmek zor oluyor. Dallarıma her konuşunda merhaba diyorum ama beni duymuyor, diğer ağaçlar gibi…
İleride büyük vadiye bakan yamaçta büyük ve yaşlı ağaçlar var. Kiminin gövdesi ve dalları kısmen kurumuş, kimi ise tamamen kurumuş ve ölmüş. Onlara baktıkça benimde sonumun olarınki gibi olacağını düşünüp hüzünleniyorum. Ben o kadar yaşlanmak istemiyorum sanırım. En güzel ve verimli çağımda iyi bir amaç için kesebilirler beni. Bir romanın sayfaları olmak isterdim mesela.
Geçen sonbahar sırtlarında çantalarla insanlar gelmiş önümdeki açıklıkta bir iki saat oyalanmışlardı. İçlerinden siyah ve uzun saçlı bir genç kız, yanımdaki ağacın gövdesine yaslanıp kitap okumaya başlamıştı. Dal ucuyla izledim.
‘Budala’… Kitabın ilk sayfasında bu yazıyordu. Saralı bir adamın yaşamı vardı kitapta. Prens Mışkin. İç dünyasına gömülü bir adam. O kadar iyi ve saf biriymiş ki bu yüzden budala demişler sanırım. Kitapta iki kadın var; Aglea ve Nastasya. Aglea’nın Prens Mişkin’i sevdiğini anladım ama Nastasya seviyor muydu bilmiyorum. Toparlanıp gittiler bir süre sonra. Dal ucuyla okuduğum kadarıyla anladığım, insanlar için sevdikleri çok değerli ve onları kaybetmeye tahammül edemiyorlar. Prens Mişkin gibi. İnsan olsaydım Mişkin’e benzerdim diye düşündüm…

1 yorum:
Eline sağlık çok güzel bi yazı olmuş.
Yorum Gönder